Favorilerime Ekle
Ana Sayfam Yap
Ana Menü
AnaSayfa
İlanlar
Haberler
HaberAra
Şiir Akşamları
Belediye
Kaymakamlık
Kardeş Siteler
Balat Gazetesi
Dursunbey Hakkında
YÖREMİZDEN
Duyurular
Fotoğraflar
V i d e o l a r
Türkülerimiz
Sunu Dosyaları
E-Card Gönder
Panayır Resimleri
Ulaşım
Şehir Rehberi
Telefon Rehberi
Ziyaretçi Defteri
AKIL DEFTERİ
Forumlar
Yazarlarımız
İhaleler
E-Devlet
Online Oyunlar
Seçim Sonuçları
Dursunbeyliler Grup
Size ÖZEL !
Üyelerimiz
Blog Yazıları
Websiteni Ekle
Mesaj Gönder / Al
Bilgilerini Güncelle
Duyurular & İlanlar
Arif TALUŞ'un kızı Sema ile Ahmet ÇALI'nın oğlu Metin 2 Ağustos 2008 Cumartesi günü evleneceklerdir....
DURSUNBEY online ÇARŞI
Ametist Yüzük
Ametist Yüzük
yTL9.00
Sepete Ekle

Günün Sözü
D U R S U N B E Y . C O M D U R S U N B E Y . C O M - Yazarlarımız
İstatistikler
Üyeler: 860
Haberler: 418
Web Bağlantıları: 37
Ziyaretçiler: 1524620
Kimler Online
Şuanda 8 konuk çevrimiçi
D U R S U N B E Y . C O M D U R S U N B E Y . C O M - Yazarlarımız Bu Sayfaya
Takvim
 
Pa Ps Sa Ça Pe Cu Ct
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31
Bugün : Perşembe 29 Temmuz 2010

Yazarlarımız: Erkan BAL
Ateş yine düştüğü yeri yakıyor
Yazarlarımız: Ahmet Erdoğan
Bir koyun atladı diye
Yazarlarımız
Neden Ölü Toprağı -2

Yorum yaz | İzlenme :3693 | Devamını oku...

Çarşamba, 14 Kasım 2007
Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?Boş zamanımız mı var? Çalışmaktan dumanımız çıkıyor diyebilir erkeklerimiz. Kadınlara sorsanız onlar da ev işlerinden başlarını kaldıracak durumda değillerdir.Peki, aynı zamanda şunu sormak lazım: Mutlu musunuz? Gelecekten umutlu musunuz? Keyfiniz, neşeniz yerinde mi? Alacağımız cevapların pek birbirinden farklı olmayacağını tahmin edebiliyorum.Dursunbey gibi küçük yerlerde yaşayan insanların büyük umutları olsa bile bir müddet sonra ‘Öğretilmiş Çaresizlik (*)’ olarak tanımlanan bir ruh hali ile parmaklarını kıpırdatamaz hale geldikleri bir gerçektir.‘Evden camiye camiden eve’ yaşlıların ruh halini anlatır. Ya orta yaşlılar: ‘Evden Kahveye – Kahveden eve’, Gençler ve çocuklar: onlar da Evden internet kefe’ye – internet kafe’den eve. Kadınlar: ‘komşudan eve evden komşuya’ – ‘düğün evinden, ölüm evine’ taziyeye.  Peki, böyle mi olmalı?Tamam, geçim sıkıntısı ciddi meseledir ama Dursunbey gibi yerlerde insanların midelerini bir şekilde doyurabilirsiniz. Ya ruhlarını? Ya kültürel ihtiyaçlarınıNe bir sinema salonu, ne bir spor kompleksi, ne bir gönül sohbeti. Suçıktı olmasa çoluğunuzu, çocuğunuzu alıp nereye gideceksiniz?Hani şu çok şiir sever halkımız, şiir mi sever gerçekten yoksa ahenk sever midir?  Maksadı gezip görmek, yeni bir takım yüzler tanımak mıdır? Yoksa şiiri ruhunun derinliklerinde hissedip huşu ile kendinden mi geçmektedir? Acaba İbrahim Tatlıses gelse şiir mi dinlemek ister halkımız, yoksa türkü mü? Maksadım sanat alanlarından birini öne çıkarıp diğerini hafife almak değil. Şiire ihanet edemeyecek kadar şiir severliğim var ancak Dursunbey’in bir gerçeği de kültürel anlamda olduğu kadar insanların eğlence anlamında da sıkıntı çekmesidir.Örneğin Dursunbey’e bir sirk gelmez, tiyatro gelmez, turne gelmez, lunaparkımız yok, sanatsal anlamda bir sergi açılmaz, spor tesislerimiz yok ve artık bir zamanlar var olsa da birlikte eğlenme kültürümüz de yok. İlçe siyasetine yön veren kadroların böyle bir derdi var mı, ondan da şüpheliyim. Dursunbey, tam anlamıyla heyecanını yitirmiş bir emekli şehri görünümündedir. Gerçi bazılarımız bundan da hoşlanıyor. Sessiz, sakin kafamızı dinleyeceğimiz bir yer diyerek memnun da oluyor. Neticede bu da saygı duyulacak bir bakış açısıdır ama sorunları göz ardı etme sebebi olamaz. Yapacak aktivite olmayınca insanlar işten çıkıp eve evden kahveye TV başına atıyorlar kendilerini. İşsiz gençler ise bulabildikleri tek sosyal etkinlik olan düğünlerde stres atayım derken stres yaratıyorlar. Çünkü insanların hepsi istim üstünde. Günün yorgunluk ve stresini bir şekilde atamıyorlar. Ya evde oturup TV izleyeceksin, ya kahvede. En iyi eğlenebiliyor dediklerimiz,  halı saha maçında veya 3–5 arkadaş kafa demlemekte bir çınar dibinde ya da dere kenarında. Gençler ise enerjilerini bir şekilde sporla, eğlenceyle veya aktif katılabilecekleri toplantılar, seminerler vb. organizasyonlarla atamıyorlar. Orta yaş ve üzeri erkeklerimiz, mahalle kahvelerinde dedikoducu olup çıkıyor. Kadınlarımız tarla bahçe işleri de olmayınca gelin – kaynaya, elti – görümce kavgaları ve ev içinde bitmek tükenmek bilmez temizlik ve dantel işleriyle ömür tüketiyorlar. Dursunbey’e birçok yönetici seçtik. Geldiler ve geçtiler. Hepsinin bir şekilde emeği dokundu. Kimi yol yaptı, kimi kaldırım, kimi de işçi maaşlarını muntazam ödedi.Kültürel ve sportif anlamda M. Filiz’i saymazsak çok fazla bir şey yapıldı diyemiyoruz. Artık yöneticilerimizin halka yön veren vizyoner yönlerini ortaya koymaları gerekiyor. Aslında bu halkın içerisinde o cevher var. Bir kar yağdı mı her mahallede kardan heykeller yapılıyor. Gelin kardan heykel yarışmaları düzenleyelim. Bir jüri oluşturup, mahallerden oluşan kar takımlarına sembolik ödüller verelim. Bir yokuşumuzu çocuklar için 1 haftalığına kayak merkezine çevirelim. Yazın bisiklet yarışları düzenleyelim. Resim, hat, ebru kursları düzenleyelim. Okullarda münazaralar yapıp bunu halka da açalım. Mahalli sanatçılar arası şarkı söyleme yarışmaları düzenleyelim. Barana ve halk oyunlarımızı yaşatmaya çalışan bir dernek var. Ne güzel çalışıyor, destek olalım, aktif katılalım. Eskiden bayramlarda ‘gıcırgeç’ denilen bir tür döner salıncak yapılırmış, sembolik de olsa bayramlarda birkaç ‘gıcırgeç’ kuralım. Dursunbey’e şöyle tepeden bakıp, bir çevre düzenlemesi yapalım. İnşaatında hepimizin birlikte çalışabileceği bir günde yapılabilecek park alanları oluşturalım. Belediye bir yer tahsis etsin, bu Pazar şurayı çimlendirip, eğlenceli bir park alanı haline getireceğiz diyelim. Okullar, öğrenciler, veliler hep birlikte şurayı ben yaptım diyebileceğimiz mekânlar oluşturalım. Şehre aksiyon katıp, enerji verelim. Saz deresi diye kocaman bir su kanalımız var. İçinde hepimizin izleyeceği elle balık tutma yarışmaları düzenleyip eğlenelim, çevresine mangallar kurup bir hıdrellez havasında eğlenelim. Kış geldi diyorsanız bazılarını da baharın, yazın yapalım.  Bunları yapmaya engel bir şey mi var diyeceksiniz. Ben de onu diyorum zaten, Çok para pul istemeyen, külfetsiz işler bunlar. Sadece insanlar için heyecanla emek vermek gerekiyor.Dursunbeyliler olarak toplu eğlenme kültürümüzü kaybetmişiz ya da geliştirememişiz. Belki Dursunbey benzeri tüm ilçelerin sorunu bu, bilemiyorum. Gelin ölümlerimiz ve düğünlerimiz birlikte olduğu gibi hayatın diğer sosyal alanlarında da birlikte yaşama, eğlenme, yorulup terleme kültürünü üretelim. Buna da yöneticilerimiz veya başka bir dernek vakıf ön ayak olsun. Gelin Dursunbey’in Dursunbeylilerin yüzü gülsün.İnsanları neşeli, mutlu, kıpır kıpır, yerinde duramayan, şakacı, çalışkan bir şehri yeniden inşa edelim.  Olmaz mı?Bu halkın karnını doyuramadık, bari biraz ruhunu doyuralım… Erkan BALErk Bilgisayar 

Not: Dursunbey’de var olan güzellikleri göz ardı ediyor değilim, onlar başka bir yazı konusu. Maksadım eksik ve yitik değerlere dikkat çekmektir.

(*) Öğretilmiş çaresizlik (sürekli deneyip başaramayan insanların bir müddet sonra ‘ben başaramam’ ön yargısı ile denemekten vazgeçme hali.
2 yorum yapılmış
 
Neden Ölü Toprağı-1?

Yorum yaz | İzlenme :1688 | Devamını oku...

Cuma, 02 Kasım 2007
Vatandaş şikayetçi, esnaf isteksiz

İlçemizle ilgili zaman zaman söylenen bir söz vardır. ‘İnsanların üzerine ölü toprağı serpilmiş’ gibi derler.

Akşam geç kapanıp, sabah geç açılan dükkânlar bunun en büyük belirtisi ve ayrı bir şikâyet konusudur.

 

Bir cepheden bakarsanız; Alışverişe gittiğinizde yüzünüze iştahsız bakan, istediğinizi var mı yok mu söylemekten kaçınan esnaflar, işinizi bir türlü yaptıramadığınız ustalar…

Öyle ya. Neticede bir işyeri niye açılır? Para kazanmak için.

Öyleyse müşteriye hoş bakmak, güler yüzle karşılamak ve istediğini hızlı bir şekilde yerine getirmek gerekir.

Ya da bir ustaysanız, alın terinizin, el emeğinizin karşılığında para kazanıyorsunuzdur. Bu yüzden de iş seçme beğenme gibi bir lüksünüz olmamalı, elinizden geleni yapmalısınız. Elinizden iş çıkmıyorsa demek ki ya iyi kazanıyorsunuz da başka işlere bakacak haliniz yok, ya da ortada adı konmamış başka bir sorun var.

 

Madalyonun öbür yüzünü,  çevirip baktığımızda ise olay çok daha farklıdır. Küçük bir kasabada yaşamanın getirdiği ‘Herkes tanıdık, herkes akraba’ söyleminin esnafa ve sanatkâra maliyeti çok yüksektir.

Çünkü küçük yerlerde veresiyesi bitmez. Marketlerde bile deftere yazılıyorsa varın siz gerisini düşünün. Veresiyeler birike birike, gecike gecike BATAK’LAR oluşur.

Gününde gelmeyen paralar esnafın borcunu ödemekte güçlük çekmesine yol açar. Zamanla mal almakta güçlük çeken esnafın bu kez rafında tapon, eski mallar birikmeye başlar. Öyle ki artık parasını alamamaktan yorgun düşen esnaf, rafındaki ürünün tozunu dahi silmekten kaçınmaya başlar. Miskinleşir, tembelleşir.

 

Artık işyerine gelen herkesi aynı gözle görmeye başlar. Herkes batakçı, herkes sözünde durmaz diye düşünür. Bir müddet sonra veresiye isteyen sağlam müşterilerini bile kırmaya incitmeye başlar. Böylece bir kısır döngü oluşur. İsteksizce açılan dükkânlar, raflarda tozlanan ürünler ve geri çevrilen hoş karşılanmayan yeni müşteriler. ‘Ak köpeğin pamuk pazarına zararı vardır’ misali, sözünü tutmayan, borcunu ödemeyen bir müşteri birçok dürüst insanın ihtiyaçlarını veresiye yoluyla karşılamasına engel olur.

Heyecanla ticarete atılan bir esnaf için tamamen psikolojik bir yıkımdır bu aslında. Bu yıkımı en iyi uzun süre memurluk yapıp, esnafları kolayca köşe dönüyor zanneden ve emekli olunca hemen bir dükkân açan eski memurlar yaşar. Bir müddet sonra esnaflığın ne zor bir iş olduğunu da anlar ama iş işten geçmiştir çoktan.

Borç takan gitmiş ve piyasa ve devlete, bankalara borçlar yığılıp, altında kalan o arkadaşı ezmiştir bile.

Gerçi son dönemde yayılan kredi kartları ‘yaz deftere’ sorununu büyük ölçüde ortadan kaldırdı ama küçük yerlerde hala bu sorun egemenliğini sürdürüyor. 

 

Kazancının çoğu emek yoğun olan ustalar ise hiçbir zaman yaptıkları işin hakkını yeterince alamadıkları görüşündeler. Eğer evinizde sorunlu bir eşyanız, bir elektronik ya da elektrikli aletinizdeki sorunu gidermesini istediğiniz kişiye siz çıkarıp bir sigara ya da ekmek parası veriyorsanız veya daha ilk cümleniz ‘borcumuz var mı?’ oluyorsa o kişiden bir sonraki müşterisine iyi davranmasını nasıl beklersiniz?

Mesela ‘Borcumuz var mı?’ diye bir cümleyi benim aklım almıyor şahsen. Hakaret sayıyorum hatta. Tabi bir de önünüze çay, simit parası atılmaya kalkılması var ki o tam bir fecaat.

Unutmayın eğer sizin için bir şey yapılmışsa mutlaka bir bedeli vardır. O işyerini açan kişi, bir para kazanma umuduyla dükkân açmıştır. Yoksa o da bilir evinde çoluğu çocuğu ile oturmasını, o da bilir kahve köşelerinde zaman öldürmesini.

Mesela ben karşımdaki kişi para istemiyor bile olsa bir iş yaptırdığımda ısrar ederim. Mutlaka az ya da çok ücreti onun belirlemesini ve istemesini beklerim. Tabi iş yaptığımda da emeğimin karşılığını almayı umarım. Eğer akşama evime ekmek götüreceksem alın terimin, el emeğimin makul bir bedeli olmak zorundadır.

 

Hepimiz hayatın içerisinde hem alıcı, hem de satıcıyız bir şekilde. Emeğimizi, mesaimizi, malımızı satıyor ve karşılığında bir şeyler alıyoruz. Nasıl maaşımız bir gün geç veya bir miktar eksik yatsa bundan hoşnut olmuyorsak, bir iş yaptırdığımızda, bir mal veya hizmet satın aldığımızda da bedelini geciktirmeden ödemeliyiz.

Ne esnafı borç takarak canından bezdirmeye hakkımız var. Ne ustalara alın terinin, el emeğinin karşılığını eksik ödemeye hakkımız var. Ne de bir müşteri olarak gittiğimiz bir işyerinde kendisi bal, yüzü sirke satan esnaflar bizi karşılamalı. Ne iş yaptırmak için gittiğimiz ustalar ipe un sererek günlerce bizi oyalamalı. Dursunbey ekonomisinin durağanlığı ve insanların umutları yitik, umursamaz ve bezgin durmalarının altında biraz da bu gerçek yatıyor.

 

Kurunun yanında yaş da yanıyor hep. Birimizin yaptığı bir hata toplum olarak hepimize ödetiliyor. Ticaretin ve birlikte yaşamanın uyulması gereken bir takım kuralları var. Uyarsak hep birlikte rahat ederiz diye düşünüyorum.

 

 

 

4 yorum yapılmış
 
Terörü Lanetlerken

Yorum yaz | İzlenme :1706 | Devamını oku...

Cumartesi, 27 Ekim 2007
Terörü lanetlerken…

Ülkemizde son zamanlarda askerlerimize yönelik olarak PKK tarafından düzenlenen hain saldırıları protesto etmek ve şehitlerimizi anmak, askerlerimize destek olmak için mitingler düzenleniyor.

 

İlçemizde de düzenlenen mitingle ilgili izlenimlerimi aktarıp bir şeyler söylemek istiyorum.

 

Öncelikle belirtmekte fayda var ki, bu miting oldukça güzel, hareketli ve anlamlıydı. Katılan herkesi ve organizasyonu düzenleyenleri kutlamayı bir görev addediyorum.

 

Dursunbey insanı olarak çok sıcakkanlı olanlarımız olsa da genelde çekingen bir tavrımız var. Sakin bir kasabada yaşamanın avantajı olarak etliye sütlüye karışmadan yaşayıp gidiyoruz. Örgütlü bir toplum düzeni hakkında yeterli fikrimiz olmadığından, eskiden yaşanan bazı talihsiz olayların da etkisiyle olsa gerek protestolarımız bazen cılız kalabiliyor.

 

Belki miting öncesi halka belediye anonsları yerine daha birebir ulaşılabilseydi katılım ve coşku 2ye katlanabilirdi. Nedense resmi veya yarı resmi davetlerin halka iletiliş biçimini pek sağlıklı bulmuyorum. Konferanslar veya halk katılımı istenen önemli toplantılarda 3–5 kişilik bir heyetin çarşıda esnafı dolaşıp davet etmesi, mitinglerde bir grubun yakalara rozet, etiket takıp dağıtması daha hoş olabilir.

 

Halkımızın da davet beklemeden, izleyici olmak yerine bu tür eylemlere katılımcı olmayı becerebilmesi gerek. Nasıl bir sala duyduğumuzda cenaze evine de, bir davet alınca düğün evine de koşup gidiyorsak, bu tür toplantılara da severek katılmalıyız.

Aslında halkımızın aynı coşkuyu hissettiğinden eminim ancak katılım gerektiğinde genelde çekingen davranıyoruz.

 

Devlet millet kaynaşmasının gerekli olduğu böyle toplantılara katılalım. Protestomuzu da, desteğimizi de yeri geldiğinde göstermekten çekinmeyelim. Yöneticilerimizde örgütlü topluma geçişte dernek vb kurumlara bu konuda yardımcı oluyorlar zaten. Olmaya da devam etsinler dilerim.

 

Hatırlıyorum. 80li yıllarda Afganistan’ın Ruslar tarafından işgal edilmesini (izinsiz) protesto eden bir arkadaşımız okuldan atılmış, başına gelmeyen kalmamıştı. Halkımızda çekingenlik biraz da buradan geliyor. Nümayiş – kargaşa olmasın diyerek bir adım geri duruyor ya da ilk adımı atmaya çekiniyoruz.

 

Öte yandan Terörün kökü nasıl kazınır? Bu bela nasıl def edilir? Onlar bizi yönetenlerin ve bizim adımıza savaşanların bileceği şeyler. Hiç birimiz çekinmeyelim. Bu millet ve askerinin karşısında birçok komşu ülkenin dizlerinin bağı çözülüyorsa PKK hainlerinin hayli hayli çözülür. Sadece terörle mücadele zorlu bir süreçtir.

 

 Bugünlerde bizlere düşen görev, bu ülkenin dağlarında görev yapıp, teröristlerle canları pahasına çarpışan asker ve polisimize arkalarında koca bir Türk milletinin olduğunu göstermektir.  E.BAL

 

Not1: Tüm yurtta olduğu gibi ilçemizde de mitinge katılan bayan ve kız kardeşlerimizin tepkilerinin gücü ve kararlılığı dikkat çekici idi. Erkekler kadar hatta daha yüksek sesle protesto ettiler terör eylemlerini. Kutluyorum.

 

Not2: Geçen sayıda dile getirdiğim Dursunbey’e hizmet etmiş usta ve önemli şahsiyetlerin isimlerini yaşatmak için cadde ve sokaklara verildiğini biliyorum. Bu uygulama da tabelalarda Mesleki referans da yer alırsa gelecek nesillere aktarılacak bir çok öykümüz olur. Örneğin ‘Ayakkabıcı Ahmet Duman Sokak’ veya ‘Mühendis Kemal Kıymaz Sokak’ gibi.

 

1 yorum yapılmış
 
Komadan konuşabilmek

Yorum yaz | İzlenme :3382 | Devamını oku...

Salı, 23 Ekim 2007
Komadan Konuşabilmek…

Otobüste gidiyorum arkalardan 3–5 öğrenci veya orta yaşlı bir ihtiyar…

Dükkânda oturuyoruz, pazara gelmiş bir köylü amca…

Yakınımızdaki bankadan çıkmış hararetle konuşan iki tüccar…

                                                                                                                                     

Dilin kemiği yok, ha bire bir şeyleri bahane eder Sin Kaf lı konuşmalar…

Besmele niyetine küfretmeyi ezberlemiş bazı insanlar.

Hoş değil, hiç ama hiç hoş değil, erkek olmak ağzı bozuk olmak değil.

 

Adam olmak, aynı zamanda adam gibi konuşabilmek de demek.

Atatürk tüm devrimleri yaparken eskinin eskiyen ve bozulan yönlerini değiştirmeyi ilke edinmiş. Bazılarını kökten değiştirmekte bulmuş çareyi.

Tüm bunlara rağmen yeni Türk dilini oluştururken, konuşma dili olarak İstanbul lehçesini esas almış.

Çünkü İstanbul saltanat şehri, kültür başkentimiz. Haliyle daha güzel konuşuyor insanlar.

 

Bu konuşma dili tüm ülkeye yayılmak istenmiş. Okullarımızda güzel konuşma ve yazmanın öğretilmesinin amacı da bu.

Eğitimde ne kadar başarısız olursa olsun bir okulun öğrencilerine konuşmayı öğretememesi kabul edilebilir bir şey değil. (*)

Eğer Türkçe konuşup anlaşamayacaksak. Her iki lafımızın biri argo ve küfür olacaksa neyi nasıl başaracağız hayatta.

 

Toplumu nasıl geliştireceğiz ve değiştireceğiz. İyi insanlar iyi ve güzel konuşurlar. Sokağa tükürmediğimiz gibi, sokağa küfredilmez de.

Birbirimize efendi gibi, adam gibi konuşmayı öğretmeliyiz. Bunun temeli okullarımızda atılıyor ancak bir üst sınıflarda korunamıyor demek ki.

 

İster köyden gelsin, ister mahallemizin çocuğu olsun küfretmemeli.

Öğrenmenin bir temeli de örnek almak olduğuna göre, bizler de duruşumuz, davranışımız ve konuşmalarımızla çocuklara, delikanlılara örnek olmalıyız.

 

Ne Televizyonların bozduğu ağdalı abuk, subuk bir konuşma tarzına, ne de sokak argosuna mahkûm değiliz.

Eskiden TRT spikerlerinden Radyo ve TV’den dinlediğimiz güzel Türkçemizi yeniden hayatımıza geçirmeli; kibar, nazik, efendi insanlar olmalıyız.

 

Unutmamalıyız ki, ağzımızdan çıkan her kelime karşımızdakine bizim KİM olduğumuzu gösteren bir kartvizit gibidir.

 

(*) Bazı durumlarda baklayı ağzımızdan çıkarmak farz olsa bile.



Yorum yap
 
CANI YANANIN MEKTUBU OKUNUR

Yorum yaz | İzlenme :5352 | Devamını oku...

Perşembe, 30 Ağustos 2007

CANI YANANIN MEKTUBU OKUNUR

Pazar günü oğlum bir kaza geçirdi. Suçıktı yolunda kaldırım çalışması yapılan bölgede yola yayılmış kuma kaptırdığı motosikletinden düştü ve bacağını kırdı. Acıyı o çekti, çekiyor ama bizim içinde zor bir hafta sonuydu, hala da zor günler. Allah beterinden saklasın ve onu bize bağışladığı için şükrettiğimiz duaları kabul etsin. Hiç kimseyi de evlat acısı ile sınamasın.

Öncelikle bu kaza dolayısı ile emeği geçen tüm 112, Hastane ve Emniyet personeli ile geçmiş olsun dileklerini bildiren bütün dost ve arkadaşlarına kendim ve onun adına teşekkür ediyorum. Tedavisi sürüyor ve inşallah bir süre sonra eski sağlığına kavuşacak.

İnsanoğlu sosyal bir canlı, hepimiz küçüklü büyüklü topluluklar halinde yaşıyoruz. Bizim gibi küçük bir kasabada yaşayanlar bazı açılardan şansız olduğu gibi sosyal çevre açısından daha şanslı. Düğünlerimiz de nişanlarımız da, kazalarımız da ölümlerimiz de hep bizi bir araya getirip dostluk bağlarımızı kaynaştırıyor ve acılarımızı hafifletiyor.

Hani derler ya ben ol da bil diye. Ben de bir zamanlar bisikletten düşüp kafam balon gibi şiştiğinde babamın neler hissettiğini oğlum motosikletten düştüğünde çok daha derin ve iyi anladım. Canınızdan çok sevdiğiniz evlatlarınızın acılarıyla sınamasın sizi Mevla. Bu gece evde onsuz yattım. Geceleri o kapıdan içeri girmeden uyuyamazken bu gece onun yatağına uzanıp uyudum. Kirli çoraplarını bulup kokladım ve onu bize bağışladığı için yüce Mevla’ya şükrettim.

Biz doğu toplumları biraz fazla kaderciyiz. Belki acılarımızın çokluğundan kendimizi böyle avutuyoruz. Belki dini inançlarımızın sağlamlığı sanarak kaderle kaderciliği karıştırarak bir hata yapıyoruz. Oysa tevekkülün öncesi tedbir değil mi? Her alanda tedbirsiz davranıp, her şeyi kadere yüklemek ne kadar doğru?

Keşke…

Ne çok kullanırız bu kelimeyi. ‘Pişmanlık ve çileler’ demiş şair: Keşke ona bir motosiklet almasaydım diyemiyorum çünkü kendi çalışıp, alın teri ve emeğiyle kazandığı bir şey almak istedi. Uzun süre engel oldum ama 19’unu geçmiş bir gencin çok istediği bir şeye çalışıp para kazandığı halde sahip olmak istemesine daha fazla karşı duramadım. Zaten hepimiz hayatta tercihlerimizi ve kaderimizi yaşıyoruz. Biliyorum ne yaparsan yap, olacaksa oluyor her şey. Allah imtihanımızı zorlu ve büyük yapmasın, bizlere dayanamayacağımız yükler yüklemez inşallah.

 Ehliyeti vardı, bildiğim kadarı ile dikkatli de kullanırdı. Alkolden de sigaradan da nefret ederdi. Ama gençti. Her genç gibi içinde kanı kaynıyordu. Belki biraz dikkatsiz kullandı, belki o yola göre hızlı kullandı. Ama olan oldu. Bacağı kırıldı ve şimdi hastanede yatıyor. Allah şifa versin tüm hastası olanlara…

Yöneticilerimizi seviyoruz. Gerçekten bazı icraatlarından hoşlanmasak ta onlar içimizden çıkmış insanlar. Hatta sütün kaymağı tabirince içimizde bu işi en iyi yapabileceklerine inanmış olmalıyız ki onları seçtik.

Ama merak bu ya insan kendine sormadan edemiyor. Hani Avrupalı da olacağız ya:

-          Ne zaman caddelerimiz sokaklarımızda yolun ortasında o kumlar, mıcırlar olmayacak?

-          Ne zaman işe başlayan bir insan, her şeyi ortada bırakıp akşam olunca çekip gitmeyecek?

-          Ne zaman eskiden olduğu gibi yine yolun ortasında bir taş gördüğümüzde ayağımızla veya elimizle şöyle bir kenara iteceğiz?

Eve geldim...

İki buçuk yaşındaki kızım biz hastanelerde uğraşırken onu göremediğimiz için bunalmış. Tutup elinden parka götürdüm. Ama o çocuk bahçesini istedi. Gittik. Çocuk bahçesinin içi eskimiş bir kaç salıncak, kırılmış onlarca cam şişe ve sağa sola saçılmış inşaat atıkları ile doluydu. Korkarak salıncağa ve kaykaya bindirdim ve düşündüm.

-          Buraları temizlemek kimin görevi?

-          Şehir emini biz uyurken aynı biz gibi yatıp uyuyabilir mi?

-          Birileri neden ortak kullanım alanlarımızı mahvetmek istercesine şişeleri kırıp atar?

-          Birileri neden onlara emanet ettiğimiz bu şehre gözü gibi bakmaz?

-          Neden kask takmayı da, emniyet kemeri takmayı da polisi görünce hatırlarız?

-          Neden olmadık yerlere arabalarımızı park eder yayalara yolda yürüyecek yer bırakmayız?

-          Neden esnaf olarak kapımızın önünü dükkânımızın içi sanıp işgal eder, yayalara yer bırakmayız?

-          O mıcırlar neden 15gündür yolun ortasındadır?

-          Oğlum neden o mıcırların orda olduğunu bilerek oradan geçer?

-          Neden sağlık sistemimiz (iyileştirmeleri beğenmeme rağmen) tam rayına oturmaz?

-          Neden 112 santralındaki görevli ile içimizden birileri can sıkıntısından dalga geçer ve neden 112 görevlisi kendisi arandığında inanmaz, dalga geçildiğini düşünüp insanları oyalar? 

-          Neden bu ülkede hala insanların yüreği eften püften şeylerden yanar?

-          Niçin bizde insan hayatı bu kadar ucuzdur?

-          Ve neden biz küçük ihmallerin bedelini büyük ödediğimizi bile bile kurumsal iyileştirmeleri hızla yapmayız?

Ve sevgili gençler biraz da sizler düşünün, sorumu tüm anne babalar adına soruyorum: aslında olabilecekleri tahmin edip, günlerce direnmelerine rağmen, geceleri uykusuz kalıp sizleri merak etmelerine rağmen, neden ana, babalar oğullarına motosiklet alır?

Erkan BAL

Not: Siz bu yazıyı okuyamadan aynı yerde bu kez de bir otomobil kaza yaptı ve elektrik direğine çarptı:(

 

2 yorum yapılmış
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Son >>

Sonuçlar 10 - 18 / 57
DURSUNBEY CANLI SOHBET

ÜYELERİMİZDEN

Yağmur_Yüreklim
Şehir:
ÜYE GİRİŞİ
Oturum Aç
Hesabınız yok mu? Kayıt Ol
Çok Arananlar

com dursunbey dursunbey köyleri belediye okullar kereste liseler köyler ismailler köyü

Anket
Sitemize ne sıklıkla bakıyorsunuz?
 
Dolu Felaketi
Dolu Felaketi
Beğenilme:
Tıklama:2462
Çok Okunanlar
Çok Oy Alanlar
Resimlerimiz
SİTEDEKİ ZİYARETÇİ YORUMLARI
Hepimizin Başı Sağolsun..Ağabeyin,abisinin ve ablasının mekanları cennet olsun...
............ haberi oku

slm hemşehrilerim memleket özlemi çok gerçekten zor zor dağını taşını suyunu özledim şuan konya...
............ haberi oku

OOPS. Your Flash player is missing or outdated.Click here to update your player so you can see this content.